Kevser
Ertürk, “Bana dünyaları verseler köyümden gitmem” diyor. Halen ‘orman köyleri’
kapsamında olan Akıncılar Köyü, birinci derecede heyelan bölgesi. Fakat açılacak
taş ocağının sahipleri, köylünün en önemli geçim kaynaklarından olan yaşlı
ıhlamurları kesmek üzere çoktan numaralandırmış bile
---------------
Sabah saat 09:00. Sakarya’nın Geyve ilçesine bağlı
Akıncılar Köyü’nün Kaşlar Mahallesi’nin girişinde muhtar Cevat Korkmaz
karşılıyor bizi. Beş dakikaya kalmadan köyün dört tepesinde, üçerli beşerli
gruplar halinde aşağı inen kadınlar beliriyor. Ellerindeki sopaları tüfek gibi
tutmuş, rap rap yürüyorlar... Yanımıza ulaşan her kadın neredeyse soluklanmadan,
“Razılığımız yoktur. Ne olur söyleyin. Bu taş ocağına razılığımız yoktur” diyor.
Nedir bu taş ocağı meselesi? Doğma büyüme Kaşlarlı Kevser
Ertürk’ten dinleyelim: “Köyde bir taş ocağı açılacağı söylentileri dolaşıyordu.
Bir takım yetkililer muhtarımız Cevat Korkmaz’a gelip köyde taş ocağı açılması
ile ilgili görüşlerini sordular. Muhtar, buna müsaade edemeyeceklerini söyledi.
Sonra yine geldiler ve muhtar aynen geri gönderdi. Sonra bir iki ay ses çıkmadı
bunlardan. Bir sabah köy azamız Kamuran Tan’ın sesiyle uyandık. “Yetişin!” diye
bağırarak konu komşuyu köyün girişine çağırıyordu. Bir gittik ki dozerler bizim
kendi ellerimizle ektiğimiz 30-40 yıllık çamları devirmiş ilerlemeye
çalışıyorlar. “Ne yapıyorsunuz?” dedik. “Yol açıyoruz.
Biz devletten maden aramak için izin aldık. Sizin
yolunuzdan araçlarımız çıkamıyor” dediler.
Karşı çıktık. Dinlemediler. Hiçbir şey durduramaz bizi dediler. Biz de
önüne yattık dozerlerin. Jandarma geldi. Karakola götürmekle tehdit edildik, ama
kalkmadık. Vazgeçtiler en sonunda. O gün bugündür nöbetteyiz burada. Her yerde
‘Dikkat heyelan var’ tabelaları -devletin resmi uyarıları- var. Biz devletin
ormanlarını kurtarmak için imece usulüyle çam dikiyoruz buraya, ama o kendi
ormanlarını mahvediyor. Devamlı ağaç dikmek, ağaçları korumak konusunda bizi
uyaran devlet, nasıl oluyor da izin veriyor böyle bir şeye?”
|
|
|
|
|
Kaşlar Köyü’nde hali hazırda 50 yıldır faaliyet gösteren
bir taş ocağı var. Bu ocak, köylünün anlattığına göre köyün eski muhtarı merhum
Cafer Helvacı tarafından verilen yanlış kararlar sebebiyle açılabilmiş. Bugüne
kadar da taşocağı, köylüye ve köye verdiği zararları nispeten de olsa telafi
etmek için yol açmış, ihtiyacı olduğunda köylüye dozerlerini kullandırtmış. Yine
de köy azası Kamuran Tan’ın, “Bizim bu ocaktan şikâyetimiz yok” sözleri infial
uyandırıyor.
Şenay Ertürk, “Benim babam astımlıydı, bu köyün mis gibi
havası vardı, ama babam taş ocağı yüzünden tüpe bağlı yaşadı son yıllarını. Bu
köyde astım ve alerji genetik hastalıklar. Biz maskelerle dolaşmak istemiyoruz,
bu taş ocağı için bugüne kadar yapacak bir şeyimiz yoktu. Ama önce yenisinin
açılmasına engel olup sonra da eskisiyle mücadele edeceğiz” diyor.
Köylüler, diğer sıkıntılarının ne olduğunu ancak kendi
gözlerimizle görürsek anlayacağımızı söylüyor. Biz de yaşlıları çay molası için
Ertüklerin evine bırakıp ıhlamur ağaçlarına doğru bir yürüyüşe çıkıyoruz.
Birinci derecede heyelan bölgesi olan köyün dik yamaçları, yağmur yüzünden iyice
tırmanması güç hale gelmiş. Hemen her yerde heyelana karşı uyarı tabelaları var.
Bazı ağaçların kökleri dışarıda, bazı yaşlı ağaçlar da derin kökleriyle toprağı
tutmaya çalışıyorlar.
Yol boyunca kırmızı beyaz bir şerit var. Bu şeridi
müstakbel ocağın sahipleri çekmiş ve şerit dahilindeki tüm ıhlamur ağaçları
kesilmek üzere numaralandırılmış. Kimisi 100 yaşındaki ağaçlar köylünün en
önemli geçim kaynaklarından, aza Kamuran Tan; “Bizim köyde bu ağaçların tek bir
dalına zarar verilmeden toplanır ıhlamurlar. Aslında biz çok zengindik. Çünkü
toprağımız zengindi. Fındık, mantar, muşmula, kuşburnu, kocayemiş yetişiyor bu
topraklarda. Ama mevcut taş
ocağından gelen toz ağaçları sarıyor, meyveler daha olgunlaşmadan düşüyor
dalından” diye anlatıyor.
“Bu son balımız
olmasın”
Ormandan dönünce Ertürklerin evinde bir öğlen kahvaltısı
yapıyoruz. Ihlamur balı, incir reçeli ve köy yumurtasıyla. “Bu son balımız
olmasın” derken gözleri doluyor. Zaten neredeyse dokunsan ağlıyor hepsi. “Neden
erkekler durmuyor nöbette” diye sorduğumuzda “Jandarma erkekleri götürebilir ama
bizi biraz zor götürürler. Bizi kimler kaça satmak istiyor, gözümüzle göreceğiz”
diyorlar.
Kahvaltıdan sonra daha yukarılara doğru yapacağımız ikinci
yürüyüş vakti geliyor. Yolda duyduklarımıza inanmak güç; “Camiden anons yapılır
bizim buralarda; ‘Dinamit patlatılacak, kapıyı camı açın ve dışarı çıkın’ diye.
Biz de yastığımızı yorganımızı alıp sokağa çıkarız. Evde olmayıp anonsu
duymadığımız zaman bir bakıyoruz ki camlarımız patlamış, kapılarımız çatlamış.
Her gün 17 ağustos depremini yaşamaktan bıktık artık.”
200 yıllık Rum evleri de
tehlikede
Köye bağlı Kadirler mahallesinde köyün en
eski evleri var. En az 200 yaşındaki bu Rum evleri dokunsan yıkılacak gibi
gözüküyorlar. Elveda Tekneci şöyle anlatıyor; “Bizim devletten bir şikâyetimiz
yok. Ankara’nın bize bunu yapacağına inanmıyoruz. Çünkü buradaki elektrik
direklerini bile insan gücüyle taşıyıp diktiler buraya. Burası aslında sit alanı
olmalı.
Eğer taş ocağı açılırsa ilk dinamitte
ev de biz de aşağı yuvarlanacağız.” Artık, köyün sözcüsü gibi olmuş olan Kevser
Hanım; son sözü söylüyor; “Biz hem kaça satıldığımızı bilmek istiyoruz hem de
hemşerimiz diye seçtiğimiz, “Buraya bir Sakaryalıdan başkası gelemez diyen
milletvekilimiz Şaban Dişli’ye soruyoruz, “Biz onu Ankara’nın döner
koltuklarında keyif çatsın diye mi seçtik? Biz ona oy attık o bize neden taş
atıyor?”
__________________
Seda ARICIOĞLU
Fotoğraf: Haydar
ERÇİN
(1057 – 6
Mart 2008)
|